10 Aralık 2006

Girls Are Short

Geçen gün biraz "eski defterleri" karıştırıverdim. Eski arşiv cd'leri, 5 yıl öncesinden house parçalarının daha da eski orijinal versiyonları, Avustralyalı kayıp deneysel elektro-pop grupları, U-penn'den unutulmuş bir acapella grubu (kim unutmuş, hala devam ediyorlarmış meğer!) bir de Danny Miller'ın resimleri tabi, ona da geleceğiz.

Girls Are Short, nerden bulaştım bu çocuklara bilmiyorum ama isimlerini yıllar öncesinden hatırlıyorum. Hatta bir yerlerede bir iki parçaları olacaktı diye karıştırdım ve hiçbirşey bulamadım (sonra da buldum). Plak şirketleri Upper Class'in web sitesine girdim ve başka şeyler de öğrendim! Yıllar öncesinden bir garip elektro-pop grubu olarak hatırladığım bu iki kişilik ekibin elemanlarından biri, meğersem son zamanların en cozurtuk elektro-punk-funk gruplarıdan MSTRKRFT'ın üyelerinden Al-P (Alex, Alp değil) imiş. Ama bu arkadaşların müzikleri MSTRKRFT'a göre çok daha tatlı, sakin, huzurlu. Elektropop işte. Aşağıda bir parçalarına linkimiz de var, dinlersiniz. Biraz japonsu, biraz da çocuksu bir müzik. Albümlerinde bazı parçalarda direk çocuk sesleri kullanmışlar.

Girls Are Short - Osaka



Gerling ise, adından da anlaşılmayacağı üzere Avustralyalı bir grup. Ben bunları bir şekilde Girls Are Short ile karıştırıyordum çünkü ikisini de aynı zamanlarda dinlemiştim. Audiogalaxy veya Napster yılları olmalı (Audiogalaxy kesinlikle daha iyiydi). Gerling'in gündeme gelmesi de geçen gün alakasız bir cd'yi ararken yığınların arasından Death To Apple Gerls ep'lerini bulmam sayesinde oldu (aslında Peter Gabriel'in Passion Sources cd'sini arıyordum, oldukça "ortadoğu müziği" bir albümdür kendisi, bahsederim bi ara). En sevdiğim parçaları Ghost Patrol herhalde. Yine bir gizli çocuksuluk hakim, sanırım bir şekilde Girls Are Short ile bunu birbirine bağlayan en ortak nokta bu.

Gerling - Ghost Patrol



Sparks (başında "the" yok!) bu haftaki retro-revival grubumuz. Gün geçmiyor ki, yakın zamana kadar bizi hoplatıp zıplatan bazı parçaların aslında 70'ler 80'lerden bir underground hit'in yeniden yorumu olduğunu öğrenmeyelim... Geçen gün, 5 yıl kadar önce Trisco diye birileri tarafından piyasaya sürülen ünlü Musak'ın aslında tamamen 1979 yılından, Sparks'ın Tryouts For The Human Race isimli parçasından kotarıldığını farkettim. Ve bütün teknolojiye rağmen Sparks'ın parçası aslında çok daha iyi (dinlemeniz için aşağıya bile koydum). Bir de Stylus'dan şarkı hakkında bir yazı bile buldum. Aslına bakarsanız bu retro-araklama örneklerinden o kadar çok varki bu konuda bir seri yapabilirim ileride.

Sparks - Tryouts For The Human Race


Off The Beat bu haftaki son grubumuz. Kendileri ünlü U-Penn'de (University of Pennsylvania) takılan bir a-capella grubu oluyorlar. 1986'da kurulan bu üniversite grubu 1990'dan bu yana her yıl bir cd çıkarmış, çoğu zaman ünlü pop parçalarını falan a-capella olarak seslendirmişler vs. Grubun websitesi de bu linkin altında. Hala bile çok sevdiğim 80'ler parçalarından biri olan Sleeping Satellite'ı da seslendirmişler (orijinalini Tasmin Archer söyler) ve bunu da kaçırmanızı istemedim! :)

Off The Beat - Sleeping Satellite


Son olarak, sayfadaki resiml ve çizimleri yaratan Danny Miller'dan bahsedeyim. Aslında kendisi hakkında pek birşey bilmiyorum. Ama bir blog'da gezinirken resimlerinden birini gördüm (baştan ikincisi) ve gerisini de oradan takip edip buldum. Güzel çizimleri olan bir dünya vatandaşı kendisi, NYC'de yaşıyor. Web sitesi de www.danny-miller.com şeklinde.

haftaya görüşürüz!

05 Aralık 2006

2odabirsalon!


2raumwohnung geri döndü! İlk (başarılı) almanca elektro-pop gruplarından biri olan bu pek şeker ikili "Besser Geht's Nicht" ismindeki yeni single'larını ocak başında (hatta 12'sinde tam olarak) yayınlayacaklarmış. Ayrıca yeni albümleri de yoldaymış: "36 Grad", grubun web sitesinde albüm için belirtilen tarih de 2 Şubat. Bakalım ne çıkacak :)

Bu arada, şarkıyı dinlemek isterseniz:
2raumwohnung - Besser Geht's Nicht

29 Kasım 2006

İhraç Fazlası Tokyolu Polisler

Sonunda yoğun isteklere dayanamayıp, baskılara boyun eğip arada sırada dergiye vs haber olmadan da birşeyler yazmaya karar verdim. Hatta sırf bu yüzden kendimi msn'in süper chat ortamından mahrum edecek kadar ileri gitmiş durumdayım (beni takdir edesiniz diye söylüyorum yoksa herhangi bir kaan sezyum'luk söz konusu değildir!)

Bu haftanın ilk grubu Goose, Belçikalı bir grup. Cahil ve sinsi NME tarafından zorla "new-rave" olarak sınıflandırılmaya çalışılan gruplar içinde kendisi (bir diğeri Klaxons mesela, Kitsuné kataloğunda bolca var bu gruplardan). Arkadaşların olayı keskin synth sesleri ile yüklü, eğlenceli, enerjik, oldukça dans edilebilir bir synth-rock-dans müziği. DFA 1979, Mstrkrft sevenleri kesinlikle memnun edecektir. Bazı parçalarda bu adamlar gitar falan kullanmıyor galiba diyorsunuz çünkü gitarın girmesini beklediğiniz her yerde önce cayır cayır bir rave-synth (aman allahım yoksa cidden nu-rave mi??) melodisi giriyor, daha sonra gitarlar geliyor. Synth-pop gibi başlayıp rock biten parçalar işte. Oldukça stüdyo müziği havasında duran bu grup, kanlı canlı konserler de veriyormuş bu arada, myspace sayfalarından detaylara ve müziklerinin bir kısmına ulaşabilirsiniz. Tabi bir alman sitesinden okuduğum yorumlara göre konserlerde biraz zorlanıyorlarmış. Neyse, bize ne!? Geçen ağustosda Soulwax'in Radio Soulwax turnesinde ön grup olarak sahne almışlar, taze çıkmış ilk albümlerinin adı Bring It On. Albüm Japonya'da import albümler listesinde üst sıralardaymış.

Tam bu sırada Tokyo'da... Tokyo Police Club!? Hayır, Tokyo'lu falan degil bu arkadaşlar, Toronto Kanada'dan bir grup bu. 2006 başlarında albüm-ep arası birşey olan A Lesson In Crime'ı yayınlamışlar. Şu aralar da The Go! Team, The Pippettes, Dungen gibi grupları da çekip çeviren Memphis Industries'den bir single'ları yayınlandı, ilkinde de yer alan Nature Of The Experiment. Süper kısa 2 dakikalık parçaları, mastering'den geçmemiş gibi duran bir sound'ları var, ama herşey derli toplu aslında. Birazcık synthesizer & elektronik sesler de kullanıyorlar ama esas olarak rock. Benzetmek amacıyla The Editors & Maximo Park desem daha dünkü çocuklar onlar, bula bula onlara mı benzettin diyebilirsiniz. Citizens Of Tomorrow hüzünlü başlıyor biraz, If It Works eğlenceli bir parça, Nature Of The Experiment hit'leri... Nedense bir iki kere daha dinledikten sonra geleceklerinden pek emin olamadım ama şimdiden ABD, İngiltere turlamaya falan da başlamışlar, hayırlısı. Yine adettendir, myspace adresi verelim.

02 Kasım 2006

Cansei De Ser Sexy

(Roll - Kasım 2006)

CSS - Cansei De Ser Sexy (Sub Pop)

Mesela geçen cumartesi akşamı (mesela) Peyote’de oturmuş arkadaşlarınızla soğuk biranızı yudumluyorsunuz. Ortam kalabalık ve gürültülü, ayakta bekleyenler var, sıkça da yeni birileri geliyor. Herkes birşeyler konuşuyor ve arkada bazen bildik tanıdık parçalar bazen de ne olduğunu bilmediğiniz birşeyler çalıyor. Derken yine öyle bilmediğiniz bir parça başlıyor ama daha ilk saniyesinden süper eğlenceli birşey. Funk gitarları, disko - elektro-pop arası bir müzik ve duvarlara vuran bir bas gitar, havalarda uçuşan bir parça! Üzerine bir de aksanlı ingilizcesi ile bir hatun vokali. Herşey çok tatlı, çok eğlenceli, çok seksi. Hafiften mekanda muhabbetin heyecanı artıyor, herkes biraz daha hareketleniyor, ayakta olanlar dans etmeye falan başlıyorlar... Sonunda dayanamayıp yan taraftaki dj’e “hey dostum, nedir bu çalan” diye soruyorsunuz. Kirli sakallı ve cool görünümlü dj, zaten bu sorunun birilerinden gelmesini bekliyormuş gibi hafiften gülümsüyor, sigarasından rahat bir nefes alıyor ve cevaplıyor: “CSS, Let's Make Love And Listen To Death From Above”. Cansei De Ser Sexy albüm tanıtımımız kısaca bundan ibaret.

08 Ekim 2006

I'm From Barcelona


(Bant Dergisi, Ekim 2006)

I’m From Barcelona

29 kişilik bir pop orkestrası, adamı zorla eşlik ettiren mutluluk şarkıları, Beach Boys estetiği ve koskoca bir yalan: tabiki bu çocuklar Barselona’lı falan değiller!


Eminim Türk video-klip sektörü çok daha kötü çalışmlara imza atmıştır. Ama I’m From Barcelona’nın YouTube’dan izleyebileceğiniz videosu da bu açıdan hiç aşağı kalmıyor, 70’lerden kalma oldukça kitsch bir havası var. Grubun ilk single’ı ve ortaya çıkış parçası olan “We’re From Barcelona”dan bahsediyoruz. en sıradan kıyafetleri içinde bir grup genç kadın ve erkek, ard arda üç sıra dizilmişler, 23 Nisan çocuklarından beter bir şekilde bir sağa bir sola sallanarak şarkı söylüyorlar, ellerini bacaklarına vurarak ritim tutuyorlar ve daha da kötüsü bıyıklı bir adam kameraya karşı hava durumu spikeri edasıyla şarkı söylüyor! Ülkemizin Ajdar Anik gerçeğini gözardı etmiyorum tabi ama buradaki de olabildiğine şaka gibi bir görüntü… Ama bütün bunlara rağmen bu klibi şimdiye kadar 150.000 kişi izlemiş! Sebebi basit, dinlediğinizde müziğe ve sözlere karşı koyamıyorsunuz ve eşlik etmeye başlıyorsunuz! I’m From Barcelona’nın en garip huylarından biri de bu, belki de kalabalık kadrosunun doğal bir sonucu olsa gerek, insan bu adamların şarkılarını dinlediği anda onlarla beraber söylemek istiyor.


I’m From Barcelona ekibinin orijinal kadrosu tam 29 kişiden oluşuyor. Grubun eğlenceli müziği, günlük hayattan basit şarkı sözleri ve hemen eşlik edebileceğiniz la-la-la-la’ları ile dinleyen pek az kimsenin karşı koyabileceği bir cazibeye sahip. Kalabalık kadroları ve müzikleri ile kendilerine şimdiden ciddi bir fan kitlesi bulan I’m From Barcelona’nın müziğini anlatmak için şöyle bir tarif yapılabilir: Broken Social Scene, The Go! Team ve Beach Boys’u üyelerinin hepsini bir araya getirin (ki yine de sayı olarak eksik gelecektir), müzikal olarak da karıştırın, toplamından ortaya çıkan yaklaşık olarak I’m From Barcelona olacaktır! Kelimenin tam anlamıyla bir pop big-band’i olması zaten insanda daha ilk anda doğal bir merak yaratıyor. Tabi bu kadar kalabalık bir ekipte işlerin yolunda yürümesi pek kolay olmasa gerek. Grubun kurucusu Emanuel Lundgren, aynı zamanda grubun aslında neredeyse her şeyi, kendi evinde gerçekleşen ilk buluşmalardan kayıtlara, konserlerde tur menejerliğine kadar grubun baş sorumlusu ve yetkilisi. Zaten albümdeki müzikler ve şarkı sözleri de tamamıyla kendisine ait.

Kısaca I’m From Barcelona ile bir röportaj yapmak aslında Emanuel ile görüşmek demek. Kısa bir e-mail trafiğinden sonra kendisini bir Pazar akşamı telefonda yakalayabildik. Sakin ve hatta bitkin sesi ile sorularımıza kısa kısa yanıtlar vermesi, önceki Cuma günü Malmö’deki konserden (ve onu takip eden cumartesiden!) sonra oldukça yorulduğunu belli ediyor. Böyle kalabalık bir grup ile turneye çıkmanın doğal sonuçları olsa gerek. Acaba adınız “I’m From İstanbul” bile olabilir miydi diye sorduğumuzda hemen grubun adının nereden geldiğini anlatıyor: Grubun ilk buluşmaları sırasında ünlü bir ingiliz komedi dizisindeki (Fawlty Towers) bir İspanyol karakter (Manuel) ve onun durmadan I’m From Barcelona demesini büyük geyik malzemesi olmuş ve sonra bunun iyi bir grup ismi olabileceğini düşünmüşler. Zaten I’m From Barcelona grubunun bütün üyeleri Jönköping isimli İsveç’in iç kısımlarında bir şehrinde yaşıyorlar (tabi burada Barselona’nın Jonköping’den çok daha sempatik bir isim olduğunu da teslim etmek lazım!)

Aslında Emanuel’in grubu bugünkü noktaya getirmesi de oldukça tesadüfi bazı olaylarla gelişmiş. Emanuel’in 80’lerden beri gitar çalıp şarkı söylediği Valley Days isimli bir grubu bulunuyor. Ama 2005 yazında yoğun pozitif duygular ile yüklü pop şarkıları yazmaya başlamış (aşık olmuş tabii ki, başka ne olsun!) Şarkı yazmakla da kalmayan Lundgren, apartman dairesine bütün arkadaşlarını davet etmiş ve herkes kendi çaldığı (veya çalamadığı) enstrüman ne ise onunla katılmış bu ekibe. Ekipten Marcus bir röportajda işin lojistik yönünü “zaten haftasonlarımızı hep birlikte geçiriyorduk, o yüzden toplanmak zor olmuyordu” diyerek açıklıyor. Sonuç olarak ekibin elebaşı Emanuel yönetiminde herkes birşeyler katıyor ve ilk kayıtlarını bu evde tamamlanan grup ilk EP’sini çıkarıyor.


Grubun ilk konseri de bu kayıttan bir süre sonra, geçtiğimiz yılın Ağustos ayında gerçekleşir. Jönköping’in popüler barlarından (zaten az sayıda olsa gerek) Bongo Bar’da sahne alan ekip, burada büyük bir başarı kazanır. Bir başka röportajda Emanuel “Açıkcası ilk başta bu işin dört haftadan daha fazla sürmeyeceğini düşünüyordum ama birden kendimizi Bongo Bar’da bulduk” diyor. “Her şarkıdan sonra büyük bir gürültü yükseliyordu, ama seyircilerden değil, arkamdaki kalabalıktan… O anda bu işin birkaç haftadan daha uzun sürebileceğini anladım.”


Bu arada, grubun büyüklüğü ile doğru orantılı olarak enstrüman menüsü de oldukça zengin: gitarlar, piyano, davul ve perküsyonlar, banjo, melodika (hani şu minik bir org gibi tuşları olan ve üflenerek çalınan enstrüman), saksofon, klarinet, synthesizer, eski bir org, bir ukulele (hawai gitarı) ve daha başka bir sürü birşeyler… Bu kadar çok insan ve enstrümanın olduğu bir ekipte arada amatörlerin olması da kaçınılmaz, bazı grup üyeleri ellerindeki enstrüman ile sadece belli parçaları çalmasını bildiklerini çaktırmadan itiraf ediyorlar. Konserlerde ise herkes durmadan bir şeyler çalmasa bile sesiyle veya en kötü alkışları ile gruba eşlik ediyor. Telefon görüşmemizde, ertesi hafta İngiltere’ye gideceklerinden bahseden Emanuel, buradaki konsere (Malmö’deki gibi) 21 kişilik biraz küçültülmüş bir kadro ile gideceklerini, her zaman herkesin programı müsait olmadığından böyle ayarlamalar olabildiğini söylüyor. Ama tam tersi durumların da olabildiğini söylüyor Emanuel, yani grubun konserlerinde bazen seyircileri de sahneye davet ediyorlarmış, tabi şartlara göre. Eylül başında Londra’daki ünlü plak dükkanlarından Covent Garden’daki Rough Trade’de bir konser veren grup, burada sahne kavramını da aşıp, topluca dükkanın önündeki dar sokağa çıkıp birkaç parça da burada söylemişler!


I’m From Barcelona’nın vurucu bir yanı da demin dediğimiz gibi tatlı ve akılda kalıcı şarkıları. We Are From Barcelona’dan “Love is a feeling that we don’t understand / but we’re gonna give it to you” sözleri kısaca bütün şarkıların ruhunu özetliyor diyebiliriz. Ama sadece bununla da bitmiyor. Oversleeping’de pazartesi sabahı işe güce geç kalma sendromu irdelenirken Collection Of Stamps’de Birleşmiş Milletler’in beceremediği dünya barışı bir pul koleksiyonu üzerinden hallediliveriyor! Her halikarda parçaların her birinde aslında çok çocuksu bir yön de var (ideal örneği Treehouse) ve bu dinleyenleri yıllar öncesine, kısa pantolon giyip dizlerinin yara bere içinde olduğu yıllara geri döndürmeyi başarıyor!


I’m From Barcelona’nın ilk albümü “Let Me Introduce My Friends” Avrupa’da çeşitli ülkelerde Eylül ayı içinde yayınlandı. Bir gün ülkemizde de bulabileceğimizi umarak şimdilik Myspace sayfalarını (myspace.com/imfrombarcelona) ve mp3 olarak satın alma imkanlarını öneriyoruz.